beyaz taburenin intikamı



münzevinin günlüğü (9)

“nerede kalmıştık” deyip, oldukça uzun bir aradan sonra münzevinin günlüğü’ne devam edelim bakalım.


* * *

en enteresan anılarımın içinde eve gelen temizlikçi ablanın olmasını seviyorum. yani böyle ideal bir münzevi yaşantının doğal bir parçası gibi geliyor bana. bir sürü arkadaşla yaşadığım şeylerden bahsetsem, “demek ki o kadar da münzevi değilmişim” derdim.


sabah geldi abla. (bu arada “abla” diyorum ama kendisi 6 çocuk ve 10 torun sahibi. yani yaşlarımız o kadar da yakın değil) neyse işte, geldi. beni o saatte evde görünce haliyle şaşırdı. durumu açıkladım, şaşırması geçti. “çay yapayım mı sana abla?” dedim, “yap” dedi. yaptım. salonda oturduk karşılıklı. o çayını içip ben günün ikinci kahvesini sigara vokalinde tüketirken dertleştik biraz.

ortalık feci dağınıktı. hatta bok götürüyordu bile diyebilirim. mahcup bir şekilde açıkladım durumu, “bu ara her anlamda fena dağıttım abla, kusura bakma” dedim. “ne olacak oğlum, hallederim ben şimdi” dedi, işini iyi yapan insanlara has özgüven dolu bir söyleyişle. çok seviyorum bunu. yani hakikaten işini iyi yaptığını bildiğin bir insanın gerçekten o işi halledeceğini bilmek süper bence. öyle yuvarlak bir “hallederiz”den bahsetmiyorum tabii.


* * *


bak şimdi ne hatırladım bu halletme meselesiyle ilgili: istanbul’daki ilk ya da ikinci yılımdı. bir haber sitesinin “son dakika” bölümünün editörlüğünü yapıyordum. tarih o meşhur 11 eylül saldırılarının gerçekleştiği gündü. önceki gece beşiktaş’ta arkadaşlarla birlikte kaldığımız evde haytalık dozunu fazla kaçırmıştık ve sabah bir türlü kalkıp işe gidememiştim. patronu aradım, “gelemiyorum” dedim, uyumaya devam ettim. neyse, öğlene doğru kalktım. beşiktaş iskele tarafına indim, arkadaşlarla buluştuk filan. sağdan solda duyduğumuz içinde “uçak, gökdelen, terörist saldırı” filan geçen cümlelerden bir şeyler olduğunu anladık ama tam olarak olayın farkında değiliz. sonra bir mağazanın camındaki televizyonlara yapışmış insan kalabalığına karışınca durumu anladık. öh yani, bendeki şansa bak. kırk yılda bir işe gitmemiştim. onda da dünya tarihine geçecek olaylar zinciri yaşanıyordu. insanlar haber almak için haber sitelerine yüklenmişti, pek çok site bu yükü kaldıramayıp çökmüştü filan hatta. neyse patronu aradım, “geliyorum ben” dedim. apar topar gittim ofise. daha sonra ofisteki arkadaşlar anlatmıştı, ben aradıktan sonra patron “sercüment geliyor, şimdi halleder, toparlar durumu” demiş. çok mutlu olmuştum o zaman bunu duyunca. üzerinden neredeyse 10 yıl geçtiğine ve hâlâ hatırladığıma göre demek ki hakikaten etkilenmişim. gerçi kendisi hiçbir zaman yüzüme bir şey söylemedi işimi nasıl yaptığıma dair ama olsun.


* * *


ya ya, insanoğlu kuş misali işte. bir “hallederim”den yola çıkıp yıllar öncesini hatırladım. neyse, devam edeyim. abla işe koyulmak için kalkınca ben de kalktım. hem ablaya ayak bağı olmamak hem de dışarıdaki işlerimi halletmek için çıkmak üzere hazırlandım. hazırlandım dediğim de kot, tişört ve spor ayakkabılar yani. dedim “bir şey lazım mı abla, eksik temizlik malzemesi filan varsa alayım da geleyim.” siparişleri aldım, markete yollandım. abla mutfaktaki üst raflara uzanmakta zorluk çektiği için, şu plastik taburelerden istemişti. market dönüşünde, onu satan dükkana uğradım, kapalıydı. marketten aldıklarımı eve bırakıp tekrar çıktım.


muhtelif plastik eşyalar satan dükkana gittim, açıktı. daha doğrusu açılıyordu. dükkan sahibi kadın, malları oflaya puflaya dışarı taşıyordu. “her sabah bunları böyle taşıyorum ama bu sabah nedense çok zor geldi” dedi. hiç uzun laf çekecek, muhabbet edecek kıvamda olmadığımdan “yorgunsundur” herhalde deyip kısa kestim. onun da aksine konuşası varmış herhalde, anlattı da anlattı. basit, beyaz bir tabure alıp gidecekken mevzunun böyle anlamsız bir şekilde uzaması canımı sıksa da nezaketimden ödün vermeden dinledim kadını. tabureleri çıkarmak için epey bir uğraştı. mallar kaldırımda üst üste yığılmıştı zira. su tesisatı işleri filan yapan kocasını sordum. “evde uyuyor” dedi. “oo” dedim, “patron yatıyor, işçi çalışıyor demek”. “yok ya, o da çok çalışıyor” diye yanıtladı. neyse, uzun uğraşlar sonucu çıkardı tabureyi, parasını ödedim, eve döndüm.


* * *


yalnız yaşayan insanlar için kendi evlerinin ziline basmak değişik bir duygudur. abla evde olduğu için bu duygunun tadını çıkardım. kapıyı anahtarla açmamak, açan birisinin olması güzel bence. neyse, abla “gel gel” dedi telaşlı bir şekilde, “sana ne göstereceğim”. merakla girdim. elinde tuttuğu kağıdı uzattı. baktım, üzerinde arapça yazılar var. “bu ne abla” dedim. yastıklardan birinin içinden çıkmış iyi mi. şaka gibi. yastıkların kılıflarını çıkarırken değişik bir ses duymuş. şöyle eliyle bir yoklamış ki yastığın içinde bir şey var. eliyle ite ite kenara kadar getirmiş. sonra bir bakmış ki yastığın kenarındaki dikişlerin bir kısmı farklı. bir kısmı elle dikilmiş yani. orayı açarak kağıdı çıkarmış.


elimde, üzerinde anlamadığım bir dille yazılar olan kağıtla öylece kalakaldım. ablayla göz göze geldik. ne yalan söyleyeyim, tüylerim ürperdi. evime girebilecek kadar bana yakın olan birisi, yastığın dikişini sökmüş, kim bilir üzerinde ne yazan bu kağıdı içine koymuş ve sonra da dikmişti. hafif sararmış kağıda tekrar baktım. sanki uzun süre dikkatle bakınca arapça’yı sökebilecekmiş gibi. sökemedim tabii. abla yastığı gösterdi. ancak bu dikiş mikiş işlerinden anlayabilecek birisi fark edebilirdi, dikişin sökülüp tekrar dikildiğini. eh, o da ben değilim. kağıda bakmayı sürdürürken, bu sefer yüksek sesle söyledim: “şaka gibi”


* * *


öf, ne uzun yazmışım. devamını da sonra bir ara yazarım artık.

8 yorum:

Adsız dedi ki...

Huzur veren bir yazı olmuş. Pek sevdim. Ayrıca o muskayı da kim ve neden koymuş oraya merak ettim. Aslında daha merak ettiğim amacına ulaşmış mı?

Sence ulaştı mı?

Adsız dedi ki...

Gayet akici, sarih, guzel bi yazi olmus. Hiç sıkılmadan okunuyor. Güzel geçişler bağlantılarda yapmışsın. Yeni yazılarını bekliyoruz. Bekliyoruz derken, yazıyı sesli okudum, eşim Canan'da dinledi oda beğendi.

Kal saglicakla,

Ahmet

Adsız dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
selcan peksan dedi ki...

o zamanlarda adınız serbülentmiş, serbülentten sercümente geçiş hikayenizle kılark kentin süpermene dönüşü arasında ne gibi benzerlik ya da farklılıklar var başka huzur dolu bir yazıda paylaşırsanız seviniriz.
sevgiler

Sercüment Pekyaşar dedi ki...

hay hay, paylaşırım sayın culya.

selcan peksan dedi ki...

bu arada. bendim yazıyı koyan. (kimileri muska diyor, kimileri büyü bence büyüme) hiç işe yaramadı, aramız hiç düzelmedi. buradan söyliyim de kimse 10u okumaya zahmet etmesin. gerçi okunur yine de. bihterin öleceği de hep belliydi bu sefer de acaba gerçekten ölecek mi diye merak uyandırmıştı.(öldü mü sonunda hakikaten?) bellli olmaz sevgili okurlar, belki de şaşırtmaca yapıyorumdur:)))

Sercüment Pekyaşar dedi ki...

iyice şaşırdın sen culya hanım. o yazı neredeyse seninle yaşıt zaten. ayrıca ben biliyorum yazıyı kim koyduğunu, beni kandıraman.

selcan peksan dedi ki...

esrarengiz bir hava yaratmaya çalışıyorum sercü bey. tılsımların içinden görünmek istiyorum sanal dünyaya. başka bir sefer görüşmek üzere nihahaha (cadı kahkahasıyla)