hemşire mi doktor mu olduğunu bilmediğim beyaz önlüklü kadın iğneyi koluma saplarken başımı diğer yana çevirdim. kan görmeye dayanamıyorum. eskiden böyle değildi. askerden sonra oldu galiba. enjektörün içi kanla dolarken, kadına bakmadan konuştum: “tuhaf. günlerdir içinde bulunduğum ruh halini ‘sanki kanım çekiliyor’ diye ifade edebiliyordum; şimdi siz gerçekten kanımı çekiyorsunuz.” bir şey söylemedi. büyük ihtimalle cümlemi bir gülücükle süslemediğim için. öyle yapsaydım nüktedan bir insan olacakken, böyle yapınca ‘şuursuz şuursuz konuşan tuhaf görünümlü adam’ oluyorsun çünkü. iğneyi çekti kolumdan, bir parça pamuk bastırdı iğnenin çıktığı yere. “şunu iyice bastırır mısınız, bant yapıştıracağım.” hay hay, bastıralım. küçük bir parça yara bandını yapıştırdı: “geçmiş olsun”. öyle olsun bakalım.
- ne zaman alırım neticeyi?
- yarın öğleden sonra gelin.
tıbba saygım sonsuz. “pamuğu bastır”, hay hay bastıralım. “şunu tut”, hemen tutayım. “yarın gel”, tabii ne demek. isterseniz hiç de gelmeyebilirim sayın beyaz önlük. alışkınım ben göz önünden kaybolmaya.
* * *
şu arapça yazılı kağıdı anlatacaktım, araya beyaz önlük girdi. ablayı evde bırakıp elimde kağıtla çıktım. istikamet berber celal abi. böyle durumlarda mahallenin bakkalı ya da berberinden iyisi yoktur zira herkesi tanırlar. zaten saçlarımın ve sakallarımın da kendisini görme vakti gelmişti. daha önceki bir münzevi’nin günlüğü’nde de bahsettiğim gibi, bakkal vahit devredip gittiğinden beri dükkana uğramıyorum. benim için artık orada bakkal yok. o dükkan boş. madem vahit iş yapamayıp gitti, dünyanın bütün bakkalları iş yapmayıp gidebilirler artık.neyse, celal abi’nin dükkana hızlı bir giriş yaptım. hafta ortası ve erken bir saat olduğundan müşteri yoktu, çevik hareketlerle koltuğa yerleştim. celal abi örtüyü boynuma dolarken “ne var ne yok” muhabbetini es geçip kağıdı gösterdim:
- celal abi bak, yastığımın içinden çıktı bu kağıt.
- o ne yahu?
- ben de bilmiyorum abi. arapça bir şeyler yazıyor.
- eyvah eyvah. aa, büyü bu büyü.
- abi benim bunu arapça bilen birisine göstermem lazım. delireceğim ya, nedir bu.
celal abi bunu yapan/yaptıranlara seri halde beddua ederken bir yandan da kağıdı kimin okuyabileceğini düşünüyordu. yanıtı gecikmedi:
- yahu senin sokakta, 18 numarada bizim caminin eski imamı oturuyor. çok düzgün adamdır. eşi öldü. sonra tekrar evlendi. ikinci eşi de öldü. yalnız yaşıyor. bana da tıraşa gelir. ara sıra kızı uğruyor. selamımı söyle, hemen içeri davet eder zaten seni, öğrenirsin ne yazdığını. adı neydi yahu hocanın…
celal abi’nin isimlerle ilgili bir sorunu var. yaklaşık 5 yıldır hiç sektirmeden ayda en az 2 defa gitmeme karşın benim ismimi de hatırlayamıyor. işini yaparken bir yandan da hocanın ismini düşünmeye devam etti ama bir türlü hatırlayamadı. tıraş bitene kadar hatırlayamazsa bir arkadaşını arayıp ona soracağını söyledi sonra. neyse ki gerek kalmadı. saçı bitirip sakala geçtiğinde hocanın ismini hatırladı.
* * *
hocanın ismi ve dairenin numarası zilde yazıyordu. bir kez bastım. ses seda yok. “tüh ya, evde değil galiba” diye düşünürken, otomatiğe basıldı. bir kat çıktım. aralık kapının arkasında 70’li yaşlarda bir amca meraklı gözlerle bana bakıyordu. yüzünün bir kısmında tıraş köpüğü vardı. biraz ters bir zamanda geldim galiba ama yapacak bir şey yok, geldim artık. saygılı bir çekingenlikle bir solukta anlattım derdimi:
- hocam merhaba. berber celal gönderdi beni. bir konu hakkında size bir şey danışacaktım.
- tabii buyurun, nedir?
- hocam yastığımın içinde şöyle bir kağıt çıktı da… deyip uzattım kağıdı.
şöyle bir baktı, “müsaitseniz içeri buyurun” dedi.
- hocam ben müsaitim de, sizi rahatsız etmeyeyim.
- lütfen, buyurun…
evin salonuna girdik. mahcup bir ifadeyle yüzündeki köpüğü gösterip, “tıraş oluyordum da…” dedi. “kusura bakmayın, rahatsızlık verdim size de” dedim, gösterdiği koltuğa otururken. “estağfurullah, ne rahatsızlığı” diye yanıtladı.
çok düzenli görünen evde çıt çıkmıyordu. “işte” diye düşündüm, “30 yıl sonra ben de hâlâ böyle bir başıma yaşıyor olacağım.” hareketlerinden zariflik akan ve insanda gerçekten saygı uyandıran tavırlarıyla hoca, büyüteç benzeri bir mercek aldı eline ve kağıdı inceledi. bir yandan da bana sorular sormaya başlamıştı:
- evli misiniz?
- hayır hocam, boşandım. çok uzun zaman oldu.
- çocuğunuz var mı?
- yok hocam.
- hımmm.
“korkuyorum ya. nereye bağlanacak bu iş. ne var o kağıtta? kim koydu onu yastığımın içine” filan diye düşünürken hocadan yanıt geldi:
- muhabbet için yazılmış bu.
şu cümlenin sonuna bir :) koysam yeridir yani. öyle hafif bir tebessümle söyledi çünkü hoca bunu.
“muhabbet derken?” diyemedim tabii. onun yerine şöyle dedim:
- kötü bir şey değil mi yani hocam?
- hayır değil. yararı da yok, zararı da. birisi sizinle arası iyi olsun diye yazdırmış bunu. yırtıp atabilirsiniz kağıdı. yırtamazsanız, verin ben yırtayım.
hocanın bu tavrı bir anda içimi rahatladı. “yok ben atarım hocam” filan diye bir şeyler geveledim. sonra işte hoca insanların böyle şeylerden medet umduğundan, böyle şeyler yazanların tek derdinin para kazanmak olduğunu söyledi. “o işler o kadar kolay değil” diye de ekledi. “o işler” dediği şeyin büyü filan olduğunu tahmin ediyorum. neyse, teşekkür ettim çıktım hocanın yanından. tavrı çok rahatlatıcıydı.
şimdi şöyle bir durum var: istediğin kadar pozitif bilme gönül vermiş bir insan ol, istediğin kadar böyle şeylere inanmıyorum filan diye telkinde bulun kendi kendine, bu tür hikayelerle büyüyorsun. bin çeşit şey duyuyorsun sağdan soldan. bir şekilde etkisinde kalıyorsun yani. eh bir de bunun üstüne “yastık” gibi gayet kişisel bir eşyanın içinden çıkan anlamadığın dilde yazılı bir kağıt çıkınca, yani senin özel hayatının ortasındaki bir insandan gelince böyle bir şey ne yapacağını şaşırıyorsun.
hocanın evinden çıkınca, yırttım attım kağıdı. eh, kimseyle de “aram” iyi olmadığına göre, bir işe yaramamış demek ki.
* * *
bu sefer doktor olduğunu bildiğim bir başka beyaz gömlekli duruyor yanımda. elinde hatırı sayılır büyüklükte bir enjektörle duruyor. muayene masasında oturuyorum. bu masa bana hep askerlik günlerimi anımsatıyor. bizim tabip asteğmenin odasında da vardı. ara sıra öğle tatillerinde gider yatardım. “hani doktorlar iğne yapmasını bilmezdi” diye düşünüyorum kafam kadar enjektöre bakarken. bu düşüncemi dillendirmiyorum, kafamı diğer tarafa çeviriyorum. “biraz yakar bu” diyor doktor, mütebessim bir ifadeyle. tahmin edebiliyorum. birazdan fazla yakacak hatta. yine susuyorum. saplıyor iğneyi koluma. zavallı sol kolum. istemdışı bir “offff” dökülüyor dudaklarımdan. hakikaten feci yaktı. yahşi batı’daki şerif’in ettiği küfür geliyor aklıma: “babayın düşmanını sikeyim!”yine susuyorum ama dişlerimi sıkıyorum bu kez. çıkıyor iğne. bundan sonrasını öğrendim artık: pamuk. bastır! yara bandı. yapıştır! terini de sileyim mi doktor? “geçmiş olsun.” olsun gözüm olsun, ne olacaksa olsun. haha.
ayağa kalkıyorum. gözlerim kararıyor. saat olmuş öğlenin bir vakti, bu saate kadar kahve-sigara üstüne bu iğne süper geldi hakikaten. oturmam lazım. hayır, buradan çıkmam lazım. doktor bir şeyler söylüyor, elinde kağıtlar. dinlemeden kafa sallıyorum “evet” anlamında. o kağıtları bir yere teslim etmem gerekiyor bina içinde. “bayılmak üzereyim ulan, sıçtığımın bürokrasisi biraz beklese olmuyor mu” diyemiyorum tabii, tıbba saygımız sonsuz. kağıtlarla çıkıyorum odadan. koridor hiç bitmeyecek gibi. nasıl görünüyorum acaba. gözlerim kararıyor. sarhoş gibiyim. yalpalayarak kağıtları vereceğim odayı buluyorum. bir kadın kağıtları alırken bir şeyler söylüyor. anlamıyorum. imza atmam gerekiyormuş. dayanamayıp oturuyorum boş bir koltuğa. kadın telaşlanmış gibi yapıyor ama imzayı da attırıyor. “kusura bakmayın” filan diye bir şeyler geveleyip çıkıyorum.
doktorun odasına geri dönüyorum. doktor yok. olsun, boş koltuk var. oturuyorum. “ulan bayılsam da kurtulsam” derken doktor geliyor. durumu anlayıp tekrar muayene masasına yatırıyor beni. ayaklarımı dikiyor. şak diye tansiyonumu ölçüyor. sadece “5” kısmını duyuyorum. gözlerim kapanıyor. ağzıma bir şeyler tıkmaya çalışıyor. önce anlamıyorum, sonra fark ediyorum ki iki tane kesme şeker. muayene masasında bir at, kesme şeker çiğniyor. “ayran” diye sesleniyor içeriye. “neşter” diye seslenmediğine seviniyorum. 5 dakika kadar öyle yatıyorum ağzımda eriyen şekerlerle. ayran geliyor. işte tıp mucizesi. doktor ayranı açıp içine tuz boca ediyor ve bana uzatıyor. şeker, ayran, tuz derken nevrim dönüyor iyice. ulan doktora mı geldik beslenme saatine mi girdik belli değil. ayranı içip biraz daha yatıyorum. artık kesinlikle bayılmayacağıma kani olduktan sonra, doktora teşekkür edip çıkıyorum odasından ve binadan.
bir sigara yakıp kibriti fırlatırken “babayın düşmanını…” diyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder